Çocuklarla Psikoterapide Gözlem ve Görüşme Teknikleri

Yazar: Dr. Murat Artıran

Çocuklarla Psikoterapide Görüşme nedir, temel özellikleri nelerdir?

Çocuklardaki gelişimsel düzeylerinin, duygudurumlarının, bilişsel yapılarının, davranışlarının, sosyal ve okul durumlarının, günlük hayatta yaptıklarının,  ilgi duyduklarının, (varsa) anormalliklerinin, (varsa) sorunlarının, aile iletişiminin,  sorunlarla başa çıkma kabiliyetlerinin anlaşılmasında ve tedavide, eğitim planı ve programı hazırlamada, diğer özel amaçlarda kullanılır.

Bilgi toplamak, çocukların kendi öznel perspektiflerini görmek ve çocuğun güvenini kazanmak için çocuklarda görüşme becerisi çok önemlidir (La Greca, 1990. p.4)

Bireyi tanımak amacıyla, görüşme tekniğini kullanmasını bilen, zamanı, yeri belli olan, bir plan dahilinde düzenlenen etkileşim sürecidir.Görüşme tekniği ile çocuk ve çevresi hakkında ayrıntılı bilgi elde edilir.

Görüşmeler, çocukları değerlendirme işleminde kullanılan en yaygın metodtur (Busse & Beaver, 2000).

Amerikan Psikolojik Birliği (APA) yaptığı araştırmada klinik görüşmelerin diğer yöntemler (testler) arasında en sıklıkla kullanılan birinci yöntem olduğunu belirtmektedir (Wakins, 1995).

Görüşmelerdeki bazı detay farklılıkları:

Psikoterapi görüşmeleri de bu maddelerin hepsini kapsar ancak bunlara ek olarak psikoterapi görüşmeleri genelde duyguların dışa vurumunu, duygu ve düşüncelerin alttaki nedenlerini ve değişimin sağlanması için kişinin diyaloglar sırasında desteklenmesini içerdiğinden normal görüşmelerden ayrılır. Ayrıca psikoterapide tedavinin altın kuralı kendinizi danışanın yerine koyabilmek onun gibi hissedebilmektir (empati).

Psikiyatristler genelde ilk seansta tanı koymak için görüşme yaptıklarından spesifik konularda doğrudan sorular sorarlar, bu tarz bir görüşmede de psikoterapik görüşmeden ayrılır.

Bilimsel araştırma amaçı yapılan görüşmelerde psikologlar konuşmanın araştırmanın konusuna göre kesin sınırlarla belli bir konu çerçevesinde sürmesine çok önem verebilirler.

Mahkeme amaçlı görüşmelerde, belli bir bilginin edinilmesine yönelik spesifik sorulara odaklanılabilir. Örneğin kapalı uçlu sorular (evet-hayır) diğer görüşmelerden çok daha fazlaca kullanılabilir.

Görüşme tekniklerinin olumsuz yönleri ve/veya verimsiz kaldığı zamanlar: Dikkat dağınıklığı, okuldaki arkadaş ilişkilerindeki problemler veya agresif davranışlar problemi varsa, çocuk bunu görüşme sırasında saklama durumunda olabilir. Ailenin anlatmak istemediği şeyler olabilir.

Önemli not: Bu yazının tüm hakları Dr. Murat Artıran’a aittir. Yazının tamamı başka bir kaynakta (ödev, site, makale, kitap vb.) KULLANILAMAZ.

Ergenler ve Bilişsel Yaklaşım

Yazar: Dr. Murat Artıran

Ergenlik, diğer alanlarda olduğu gibi, bilişsel gelişimin üst düzeyde gerçekleşmeye başladığı, bireyin, soyut düşünme kapasitesinin sınırlarını zorladığı ve yaşama, insanlara ve kendisine dair belirli inançları geliştirmeye en açık olduğu dönem olarak ifade edilebilir. Dolayısıyla bu dönem, bilişsel şemaların da oluşmaya başladığı dönem olarak dikkati çekmektedir (Erikson, 1964, 1968). Buna göre bu dönemdeki bireylerden sosyalleşmek, kendi öznel kimliklerini oluşturmak, ilgi gösterdikleri konuları belirlemek, özgürleşme isteklerini gerçekleştirmek, öz yönetimlerini gerçekleştirmek, ilişkilerini yönetebilmek, karar alma becerilerini kullanmak ve topluma uyumlu bireyler olmalarında başarılı olmak gibi beklentiler vardır (Bandura, 1986; Erikson, 1964, 1968).

Ayrıca ilişkilerde, duygu ve düşünceleri doğru ifade edebilme, yaratıcılık, kendine güven ve kendi kendine yetmek, gelecek planları yapmak, hedeflerin olması, sorumluluk sahibi olmak becerilerinin gelişmesi de ergenlerden beklenen diğer özelliklerdir (Gonzalez, Nelson, Gutkin, Saunders, Galloway ve Shwery, 2004; Flett, Druckman, Hewitt & Wekerle, 2011).

Bernard, Ellis ve Terjesen’in (2006) belirttiği gibi Rasyonel Duygucu Davranışçı Terapi’ye (RDDT) göre inanç ya da inanç sistemi insan bilişinin bir parçasıdır ve bireyin akıl sağlığı ve psikolojik iyi olma haliyle doğrudan ilgilidir. RDDT’ye göre “başarmak zorundayım” gibi “ya hep ya hiç”çi yaklaşımlar ya da “hata yapmak korkunçtur” gibi felaketleştirici bakış açıları akılcı olmayan inançlardan kaynaklanır (Bernard ve ark., 2006; Boendermaker, Prins, & Wiers, 2015). Örneğin, bazı çocuklar ve ergenler sahip oldukları akılcı olmayan inançlar (irrasyonel) nedeniyle “matematik dersinde başarılı olmam imkansız” gibi gerçekliği çarpıtan genellemeler yaparlar. Akılcı olmayan inançlar sadece gerçekliği çarpıtmayıp, aynı zamanda bireylerin yalnızca olumsuz yönlere odaklanmasına neden olduğu için, kendi kendisini besleyen bir karaktere sahiptir (Bernard ve ark., 2006). Çocuk ve ergenlerde görülen bazı akılcı olmayan inançları Waters (1982) şöyle sıralamaktadır: “başkalarının beni sevmemesi çok kötüdür”, “kazanmak zorundayım”, “hiçbir şey için beklemek zorunda değilim”, “dünya adil olmalı ve kötü insanlar cezalandırılmalıdır”, “yetişkinler mükemmel olmalıdır”. Yine Waters’a göre ergenlerde diğer bazı yaygın olarak görülen akılcı olmayan inançlar şöyle sıralanabilir: “arkadaşlarımın beni sevmemesi çok kötüdür”, “elimde değil, ben böyleyim, hiç değişmeyeceğim”, “başarısız olmaktansa risk almamak daha iyidir”, “hep diğerleri sorumlu olmalıdır”, “akranlarıma uyum sağlamak zorundayım” (Waters, 1982; Bernard ve ark., 2006).

Kültürel açıdan bakılacak olursa Türkiye’de bu konuda birçok araştırma vardır. Çivitçi’nin (2005) belirttiği gibi ilk ergenlik (11-14 yaş) dönemindeki çocuklarda, utanç, suçluluk, kaygı gibi olumsuz duygularla birlikte depresyon görülebilmekte ve pek çok durumda, bu olumsuzlukların üstü öfke ile örtülebilmektedir. Ergenlerde bilimsel düşüncenin yeterince gelişmemiş olması “ya hep ya hiç” gibi iki kutuplu bir bakış açısıyla birleşince yaşadıkları duygusal çalkantıların kaygıyı daha da artırması olası bir sonuçtur. Bu noktada, çocuklara veya ergenlere yönelik, onlara, bilimsel düşünmeyi aşılayarak, akılcı olmayan inançlardan kurtulmalarını sağlayacak RDDT’nin esaslarına dayanan Akılcı Duygusal Eğitim’in etkili olacağı düşünülebilir. Çivitçi (2005, 2006) bu hipotezi denemek amacıyla ilköğretim yedinci sınıf öğrencilerine yönelik bir eğitim programı hazırlamış ve bu programın onların akılcı olmayan inanç düzeylerini, sürekli kaygı düzeylerini ve akılcı karar verme düzeylerini nasıl etkilediğini araştırmıştır. Programın, akılcı olmayan inançları azaltacağına yönelik öngörü araştırma sonunda desteklenmiştir (Çivitçi, 2005). Araştırmanın incelediği diğer iki değişken için aynı olumlu sonuca ulaşılmamıştır. Kaygı düzeylerinde olumlu yönde değişiklik olmaması programın uygulanış biçimine ve kaygının akılcı olmayan inançlar dışında başka kaynaklardan da beslenebilmesine bağlanmıştır. Bir diğer çalışmada Güler ve Çakır (2013) sınav kaygısını tahmin eden değişkenler üzerine eğilmiş ve akılcı olmayan inançlarla sınav kaygısı arasında doğru orantılı bir ilişki tespit etmiştir. Bu sonuç RDDT’nin kuramsal öngörüsüne uygun olup “insanların kendi kendilerine yarattıkları akılcı olmayan inançları kaygıya neden olur” (Crawford ve Ellis, 1989- Akt. Güler ve Çakır, 2013) savını desteklemektedir. Bu bulgular doğrultusunda araştırmacılar, sınav kaygısı ile başa çıkabilmek için önce akılcı olmayan inançların değiştirilmesi gerektiği sonucuna varmışlardır.

Ellis ve arkadaşları kuramın ilk yıllarından beri RDDT’nin direktif, aktif, eğitim içeren bir psikoterapi olduğunu söylemlediler. RDDT’nin önleyici uygulamalarda da kullanılabileceğine dikkat çektiler. Dolayısıyla çocuklar ve ergenlerin ruh sağlıkları için önleyici uygulamalarda RDDT’nin kullanılabileceğini iddia etmişler ve bu yönde araştırmalar yapmışlardır (Gonzalez, Nelson, Gutkin, Saunders, Galloway ve Shwery, 2004). Hajzler ve Bernard (1991) ADDT’nin, ergen örneklem üzerinde; irrasyonel inanışları, anksiyeteyi, ve davranım bozukluklarını sırasıyla, % 88, % 80 ve % 57 oranında azalttığını, buna karşın içsel kontrol odağını ve kendine güveni ise sırasıyla % 71 ve %57 oranında yükselttiğini rapor etmişlerdir. Gonzalez ve arkadaşları (2004) RDDT ve Çocuklar ve Ergenler adlı meta analiz çalışmasında RDDT tedavisi ile çocuk ve ergenler üzerinde gerçekleştirilen psikoterapötik uygulamaları incelemişlerdir. Çalışma, çocuk ve ergenlerden oluşan örneklem üzerinde deney grubunun kontrol grubuna göre yaklaşık %69 oranında irrasyonel inanışlarda azalma gösterdiğini ortaya koymuştur.

Önemli not: Bu yazının tüm hakları Dr. Murat Artıran’a aittir. Yazının tamamı başka bir kaynakta (ödev, site, makale, kitap vb.) KULLANILAMAZ.

Psikoterapide Rasyonel Duygucu Davranışçı Kuram ve Rasyonel Duygucu Davranışçı Terapi

Yazar: Dr. Murat Artıran

Dr. Albert Ellis 1958’de Rasyonel Psikoterapi adıyla başlatmış olduğu teröpatik kuramını 1994 yıllarına gelindiğinde Rasyonel Duygucu Davranışsal Terapi olarak adlandırmıştır (Ellis, 1994; Bernard & DiGiuseppe, 2000; Collard & O’Kelly, 2011). Kuram bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçlerin insanların psikolojik iyi olma hallerini, duygu durumlarını, davranışlarını, beden sağlıklarını, kişiler arası ilişkilerini ve sosyal hayatlarını etkilediğini öne sürer (Ellis, 1987, Bernard & DiGiuseppe, 2000; Dryden, 2011). ABCDEF modeli olarak ifade edilen bir model üzerinden kuramın varsayımları uygulamada terapötik ortamda kullanılır (DiGiuseppe ve ark., 2014).

RDDT’de Felsefi Temeller

Kuramını felsefi bilgiye dayandıran Ellis, uzak doğu ve antik çağ filozoflarının düşüncelerden ve özellikle Stoiklerden etkilendiğini ifade eder ((Ellis, 1958, 1979). Epectatus’a göre insanlar ‘şeyler’den dolayı değil ancak onları nasıl algıladıklarından dolayı etkilenirler (Ellis, 1958, 1979, 1994). RDDK’ye göre de insanlar olaylar veya durumlar karşısında davranım veya duygulanım içersine girmez ancak bu olay veya durumları nasıl algıladıkları ve nasıl değerlendirdiklerine bağlı olarak davranış, duygulanım ve düşünceler içerisinde olurlar. RDDK’nin bir diğer felsefi kaynağı Epikürizmden gelir, yani aslında RDDK, Stoacılık ve Epikürcülük sentezinden yola çıkan bir yaklaşıma sahiptir (DiGiuseppe ve ark., 2014). Epikuros ahlak felsefesi geliştirmiştir ve epikurosçular için felsefenin ana amacı mutluluktur (eudaimonia) (Ryff & Singer, 2008). Epikuros (M.Ö.341-270) anksiyete ve kaygının sebeplerinin kişinin arzu ettiği şeyi elde edememesinden kaynaklanan bir durum olduğunu söylemiştir (Mercer, 2009). Anksiyete ve kaygının olmaması için, arzu edilen şeyin hala var olmasına rağmen kişinin onu elde edip etmemesini önemsememesinin anksiyete ve kaygı düzeyini düşüreceğini veya tamamen ortadan kaldıracağını belirtmiştir (Mercer, 2009). ADDK’de problemlerin ve rahatsızlıkarın tedavisinde de bu anlayış yatar: İlk önce sıkıntı yaratan şeyin bir gerçek olduğu kabul edilir veya gerçek olmasa dahi o birey için ve o anda gerçekten varmış gibi farzedilerek kişinin bunu değerlendirmede kullandığı inanışlar irdelenir (Robb, Backx & Thomas, 1999).

 

Önemli not: Bu yazının tüm hakları Dr. Murat Artıran’a aittir. Yazının tamamı başka bir kaynakta (ödev, site, makale, kitap vb.) KULLANILAMAZ.